20 Eki

TV kanalları üzerinden din savaşları

İsviçre’de tüm İslami faaliyetler yasaklanmış.

Elbette yasaklanır. Türkiyede islam anlayışı ile ilgili bir ortak akıl yok. Ortak söyle yok. Diyanet sadece seyrediyor ve din adamları birbirleri ile nerede ise bir kavga içerisinde. Elini sallayan din adamı olmuş ve ağzına geleni söylüyor şeklinde bir izlenim oluşmuş durumda. Her televizyon kanalında islam ile ilgili Nasıl olduğu belli olmayan ve bunları denetlenmediği izlenimi verilen Prof. Ünvanlı insanlar çıkıyorlar ve bir şeyler anlatarak nerede ise fetva veriyorlar. Aralarında tabiki nezih insanlar vardır. Ama bazılarının kimliği için “mehdi dede” yakıştırmaları yanında bazıları kendi televizyon kanallarında mankenden bozma sarışınlarla din adına fetva vermesi dışardan bakıldığında nasıl görünüyordur acaba. Bunların hepsinin bir amacı ve bir niyeti olduğunda şüphe yok ama bu konuda aynı konuda devletin resmi Diyanet gibi bir kurumu çıkarak A şahsı bunu söyledi. B şahsı bunun tam tersi bunu söyledi. Vatandaş bu söylenenleri şu şekilde yorumlasın demeyi bırakın o konuya açıklık bile getirmiyor. Hadi tamam birisinin dediğini kabul etse taraf tutuyor konumuna düşüyor ama televizyon kanallarında din savaşları olmaya başladı. Ve bu dışarıdan iyi görünmüyor beyler.

Bu konu diyanet tarafından ele alınmalı ve kendi televizyon kanalı olmasa bile bu konuda sitesinde bilgilendirme bölümlerini şu anda yetersiz olması nedeni ile yeterli hale getirme sorumluluğunu üstlenmelidir.

Çünkü Müslüman Türkiye de bile her ilahiyatçı ayrı bir fetva veriyor. Herkes kafasına göre bir din çiziyor. İslam ın başı yok. Lafa gelindi mi Allah 1, Kur-an 1, Peygamber 1 ama fetvaya sıra geldi mi bir kaçta ne olduğunu görüyoruz.

Toplumun huzurunda kasıtlı olarak ilahiyatçılar farklı farklı yorumlar yaparak İslam ı bölüyorlar. Herkes başka bir İslam çiziyor. Toplumun huzurunda kavga yapılmaz. Günümüze uygun bir fetva gerekiyorsa gidilir Diyanet İşler Başkanlığınca bir karara varılır sonra topluma açıklanır. İlahiyatçıların bu kavgasını gören gençlik doğru İslam hangisidir diye şaşırıyor velhasıl çoğu hiç birini tercih etmiyor. Yusuf İslam, sanırım söylemişti, “Müslümanlara baksaydım İslam ı seçmezdim” diye. İslam kulların yaşadığı değil, kuranın kendisidir. Kulların “yaşamaya çalıştığı” İslam dır. Peygamberlerden başka hiç bir müslüman islam a örnek gösterilemez.

İşte görülüyor ki İslam ismiyle ortaya çıkan, tarihte olduğu gibi bazı münafıkların örgütü bir yandan İslam ı kötü gösteriyor öte yandan da o bölgeyi harap ediyor ve yeraltı zenginlik kaynaklarını kullanıyorlar. İşte o ecnebinin dediği gibi, “bir damla petrol insan kanından daha değerlidir” diyor. Bu vahşice düşünce sebebiyle Ortadoğu ağzından salya akan İngiliz, İsrail ve Vatikan tarafından kan gölüne dönüştürülüyor. İsviçre de hangisi İslam diye şaşırıyor ve iyisi mi tümünü yasaklıyor. Sap ile saman bir birine karışmış. At izi it izine karışmış.

19 Eki

Kızlar frasadan işide katılmak için evlerini terk ediyorlar

İslami şartlar ile yönetilen işid kızlar arasında populer ve rağbet görmeye devam ediyor.

Fransayı şaşkına çeviren son olay ise 17 -25 yaş arasındaki 100 kadının fransadan kalkarak işide katılmak için suriyeye geçtikleri belirlendi. Aynı şekilde avrupanın bir çok ülkesinden işide katılmak için bir çok kadının suriyeye geçtikleri belirlendi.

Avrupalı psikologları şaşkına çeviren bu olay onlar tarafından açıklanamazken arap asıllı fransız bir sosyolog kızların işide olan ilgisinin ülkeleirndeki erkekler tarafından ezilen ve değer görmedikleri için islamın kadınlara bakış açısının kızları cezbettiğini ileri sürdü

100 kız Fransa’dan kalktı, Suriye’ye giderek IŞİD’e katıldı. Aralarında Musevi bir kızın da bulunduğu grup Avrupa’da günün konusu oldu.

Avrupa ülkeleri, terör örgütü IŞİD’e katılımı durdurmak için çalışmalara devam ederken, Fransa’dan şok bir haber geldi. 100 kadar Fransız kızın Suriye’ye gidip IŞİD’e katıldığı iddia edildi. 17 yaşındaki Sahara ise bunlardan sadece biriydi.

Sahara, kot pantolonlarını çıkartıp çarşafa büründüğünü ve trene binerken yakalandığını söyledi. 15 yaşındaki Nora’nın ise IŞİD’li teröristlerden savaş eğitimi aldığı belirtildi. Her iki kızın da Suriye’ye Türkiye üzerinden gittiği belirtilirken, Fransa’dan IŞİD’e katılan 100 genç kızdan birinin ise Yahudi olduğu kaydedildi.

Fransız kızların Suriye ve Irak’taki tüm cephelerde görev aldığı öğrenildi. IŞİD’a katılan Fransız kızlar arasında Tunus ve Cezayir kökenliler olduğu gibi Fransız asıllı isimlerin de bulunduğu öğrenildi. Öte yandan Almanya’dan 140, İngiltere’den ise 100′ün üzerinde genç kız IŞİD’E katıldı. Aralarında Almanya Güzellik Yarışması’nda 3′üncü olan bir kız ile İngiliz bir rock sanatçısının da bulunduğu çok sayıda kadının IŞİD’e kaçtığı kaydedildi.

19 Eki

Bizde olmaz demeyin

Olan-bitenden çıkartılacak olan dersler, “daha fazla Toma”, “dünyayı başlarına yıkmak”, “polisin ‘vur’ yetkisi”ni geliştirmek, “Tutuklama gerekçesi olarak ‘kuvvetli şüphe’yi ‘makul şüphe’ ile değiştirmek” gibi dersler olamaz.

Lübnan’da yıllar boyu yaşadım. Beyrut’un “Ortadoğu’nun Paris’i”, Lübnan’ın ise “Ortadoğu’nun İsviçre’si” olarak tanımladığı dönemi de bilirim. O dönemleri de yaşadım.

1970-1971 yıllarında birisine Lübnan’da yakında iç savaş çıkacağını ve bunun yaklaşık 15 yıl süreceğini, bittikten sonra da ülkenin tam yerine oturmamış olacağını söylese, o kişiye aklını deli nazarıyla bakılırdı.

Ama oldu. Lübnan, acımasız ve uzun bir iç savaş yaşadı.

Ama 1975-76’da başladı o kanlı Lübnan İç Savaşı 1975-76’da başladı ve “Soğuk Savaş”ın bitim günlerinin yakınına, 1989 Ekim sonuna kadar sürdü. Taif Anlaşması’yla sona ermiş sayılana kadar. Malum, Soğuk Savaş’ın sona erdiğini anlamına gelen Berlin Duvarı’nın simgesel çöküşü 9-10 Kasım 1989 tarihindedir.

Arada iç savaş içi iç savaşlar yani “mini-iç savaşlar”, aralıklı olarak İsrail saldırıları, Güney Lübnan’ın uzun süre İsrail işgali altına düşmesi yaşandı. ülkenin çeşitli bölümleri de Suriye’nin askerleri ve “muhaberat rejimi”nin denetimi altına girdi.

1982 yılında, Saraybosna’da “Kış Olimpiyatları” yapılmıştı. Beyrut’ta elektrik gelen saatlerde televizyon haberlerinde Saraybosna Kış Olimpiyatları görüntüleri ekrana yansırdı. O sırada birisi çıkıp, “Bir 10 yıl sonra, Saraybosna, Beyrut’tan beter olacak, Bosna’da savaş yaşanacak” dese, ona da deli muamelesi yapılırdı.

Tam da öyle oldu. 1992 yılında Bosna kana bulandı. Saraybosna, zalim bir Sırp kuşatması altına düştü.

Bosna-Hersek’i savaş yıllarında “o da bir tür iç savaş idi”; Yugoslavya’nın dini-etnik nitelikteki iç savaşı- beş kez gitmiş olduğum ve başta Saraybosna, toprağının neredeyse her köşesine ayağım değdiği için bilirim. Sırbistan-Hırvatistan savaşı ile çarpıcı bir hal alan, Yugoslavya’nın parçalanmasının Bosna-Hersek’te çok kanlı bir iç savaşa dönüşmesinden korkuluyordu.

Korkulan oldu. Adım adım gidildi Bosna-Hersek’teki savaşa. 1992-1995 yılları arasında Dayton Anlaşması’yla noktalanana dek, Bosna-Hersek’in üzerine nasıl bir felaket düştüğünü uzun uzun anlatmaya gerek yok.

Anlatmak istediğim, yakın geçmişte, eski Osmanlı topraklarında, hem Ortadoğu’da hem Balkanlar’da “iç savaş”ı yerinde yaşamış, öncesini izlemiş birisi olarak, Türkiye’nin geleceğinden büyük kaygı duyduğumu bir kez daha yinelemek istiyorum.

Kaygım, iktidar sahiplerinin, akıl almaz tavırlarından da besleniyor. Yeni Başbakan, ilk grup toplantısında “1 Toma yerine 5 Toma, 10 Toma” vaadinde bulunuyor. Kendisine “Abi” denilen birBaşbakan Yardımcısı, barut fıçısı haline gelmiş bir ülkede, gerginliğin yatıştırılması yönünde adım beklendiği sırada “Dünyayı başlarına yıkarız” diye açıklama yapıyor. İktidar partisinin yeni yasama yılında ilk icraatı, hak ve özgürlükler bakımından hayli sorunlu, ülkeyi “polis rejimi” haline iyiden iyiye dönüştürecek bir yasa taslağı oluyor.

İktidar sahiplerinin geçen hafta yaşananlardan gerekli hiçbir dersi almadığı ve “güvenlik öncelikli” bir politika ve “tehditkar” bir dil ile iktidarlarını sağlamaya almayı tasarladıkları anlaşılıyor. “At sahibine göre kişner” özdeyişine uygun biçimde, Cumhurbaşkanı’nın çevresindeki ve altındakiler, başımıza birer “küçük Recep Tayyip Erdoğan” kesilerek, etkili iktidar olunur zannediyorlar.

Tam tersine. Türkiye’yi çok tehlikeli bir yola adeta göre göre sürüklüyorlar.

Doğru, geçen hafta, can ve mal kaybına yol açan ve asla onaylanamaz saldırganlıklar gerçekleşti. Bütün bunlarda, Kürt siyasi hareketinin de belirli oranlarda kaçamayacağı sorumluluklar olabilir. Onların da, dönüp, “özeleştiri” yapmaları gerekli sayılabilir.

Bütün doğru olmakla birlikte, yaşanan olaylardaki provokasyon, şiddet ve hatta vandalizm görüntüleri, bu arada Kandil’den gelen (ve gelmeye devam eden) sert ve katı açıklamalar, Türkiye’deki “kitlesel Kürt ortamı”na ilişkin olarak, esas alınması gereken şu unsurları ortadan kaldırmıyor:

1- Türkiye’nin Kürtlerinin çok önemli bir bölümü, Kobani üzerinden edindikleri algıdan ötürü, iktidara ilişkin muazzam bir “hayal kırıklığı” içine girmişlerdir ve dokunsan patlayacak hale gelmişlerdir. Hafta içinde yaşanan olaylardaki, görülmemiş ölçüdeki “kitlesel katılımı” görmezden gelerek ve bunun nedenlerini anlamamakta direnerek, bir santim yol alınamaz.

Hele konuyu, günlük siyasetin can sıkıcı bir yönü haline çoktan gelmiş olan partilerarası kısır polemiklerin konusu yapmak ve olan-biteni olduran derinlikleri görmek yerine, HDP’den sanık hatta suçlu yaratmak, bir şeyi çözmeyecektir.

Aksine, siyasi ortamı daha da gerginleştirecektir, ki olan da budur.

2- Türkiye’yi yönetmeye talip irade, Kürt halkının niçin ölümü göze alacak ölçüde “korku duvarı”nı yıkmış olması ve bir büyük “kitlesel barut fıçısı”na dönmesinin derin ve güçlü psikolojisi anlaşılmak zorundadır.

IŞİD denildiğinde, Kürtlerin tüyleri diken diken oluyor. IŞİD onlar için, Şengal’de iki ay önce, Kürtleri –Müslüman ve Ezidi- katliama tabi tutan, Kürt kadınlarını ve kızlarını Musul pazarında, mezatta cariye olarak satan bir canavar.

Şimdi de Kobani, -üstelik sınır ötesinde de değil; Türkiye sınırının üzerinde- ve aynı ihtimal ile yüz yüze. Dahası, Kobani’yi savunanların yarısı, bundan kısa bir süre önce çocuk yetiştiren, okuluna ya da işine gitmekte olan genç kadınlar.

3- Hal bu iken, bırakın Kobani’ye dönük hareketsizliği, bir de “IŞİD ile PKK aynı şeydir”; “Ne var canım, Kobani’de sadece teröristler kaldı. Orada trajedi filan yok; iki terörist örgütün çatışması” var söylemi tutturur ve bu bakış açısıyla pozisyon alırsanız, vatandaşlarınızın en az beşte birini oluşturan koca bir halkın, içine “onur ve namus” dolmuş “barut fıçısı”na, bırakın kibrit çakmayı, “alev topu” fırlatmış olursunuz.

Hele hele, doğru-yanlış, haklı-haksız da, IŞİD’i destek olmuş ve bir şekilde destek olmaya devam eden iktidar “şaibesi” üzerinizden kalkmamış iken…

Geçen hafta olanlar, bu nedenlerden ötürü oldu; bu nedenlerle ilgili olarak oldu. Doğru ve gerekli dersler çıkartılmaz ise, yakın gelecekte çok daha beteri olur.

Olan-bitenden çıkartılacak olan dersler, “daha fazla Toma”, “dünyayı başlarına yıkmak”, “polisin ‘vur’ yetkisi”ni geliştirmek, “Tutuklama gerekçesi olarak ‘kuvvetli şüphe’yi ‘makul şüphe’ ile değiştirmek” gibi dersler olamaz.

Değişik ülkelerin basını şu dönem Türkiye haberleri ve yorumlarından geçilmiyor. Türkiye’yi bilen, birçoğu Türkiye’ye sempatiyle yaklaşmış olan, bazıları şu anda Türkiye’nin içinde yazan kalemler, adeta söz birliği etmişçesine, ülkemizin tehlikeli mecralara sürüklenmekte olduğunu yazıyorlar.

Oldukça sık seyahat eden birisi olarak söylüyorum, dış dünyada Türkiye’nin geleceğine ilişkin endişe var. Oysa, birkaç yıl önce, aynı yerlerde, aynı insanlarda Türkiye’ye ilişkin hissiyat, bugün olanın 180 derecede zıddıydı. 

18 Eki

İran ilk günden beri bölgede

İran Özel Kuvvetler Birliği Kudüs’ün komutanı ve ülkesinin en etkili askeri isimlerinden biri olan General Kasım Süleymani’yi, Irak’ta silahlı Kürt peşmergelerle gösteren bu fotoğraf neden bu kadar önemli?

Irak ve Suriye’de geçtiğimiz yaz aylarından itibaren hızla ilerleyen terör örgütü Irak-Şam İslam Devleti’ne karşı uluslararası ortak mücadele zeminleri aranmaya devam ederken, Türkiye de tartışmaların ve denklemlerin içinde. ABD öncülüğündeki uluslararası koalisyon bir yandan örgütün mevzilerine yönelik hava operasyonlarını sürdürürken, diğer yandan Ortadoğu ’daki tüm etkili oyuncular örgüte karşı kendi eylem planlarıyla da ortaya çıkıyor. Hürriyet gazetesi yazarı Ertuğrul Özkök, bugünkü yazısında, çok ilginç bir fotoğraf karesi üzerinden bu konuya işaret ediyor ve İran’ın IŞİD’le mücadele/savaş konusunda, gerek Irak gerekse Suriye topraklarındaki inisiyatifine dikkat çekiyor.

İran Özel Kuvvetler Birliği Kudüs’ün komutanı ve ülkesinin en etkili askeri isimlerinden biri olan General Kasım Süleymani’yi, Irak’ta silahlı Kürt peşmergelerle gösteren bu fotoğrafın öyküsünü anlatan Özkök, “Bölgede aktif güçlerin hiçbirinin birinci önceliği Esad rejimini devirmek değildir. Hatta bu seçenek yavaş yavaş unutulmaktadır” diyerek Türkiye’nin Ortadoğu politikasına yönelik bazı uyarılarda da bulunuyor.

Özkök’ün yazısı şöyle:

Müthiş bir istihbarat fotoğrafı, İki gündür Londra’dayım. Bu fotoğraf orada elime geçti. Görünce yazıp yazmamayı çok düşündüm. Bugün sizinle Türkiye’yi de çok yakından ilgilendiren bu çok önemli ve hayati istihbaratı paylaşacağım. Bölgede olup biteni endişe ile izleyen bir Türk vatandaşı iseniz, bu istihbarat sizi de çok ilgilendirecektir.

Elimdeki hayati bir istihbarat fotoğrafı. Bu fotoğraf bir biçimde benim de elime geçti. Nereden ele geçirdiğimi de sonunda açıklayacağım.

FOTOĞRAFTAKİ ALTI KİŞİ KİM?

Fotoğrafta 6 kişi görünüyor. İki baştaki kişilerin omzunda birer Kalaşnikof asılı. Beşinin kıyafetleri birbirine çok benziyor. Ancak fotoğrafta onlara değil, ortadaki mavi ceketliye focus oluyorsunuz. Elli yaşlarının sonunda, saç ve sakalı beyazlaşmış bir adam, müstehzi bir ifadeyle kameraya bakıyor. O bakıştan anlıyorsunuz ki bu adam bir kameraya poz veriyor. Yani fotoğraf bir amatör tarafından çekilmiş değil.

Fotoğraftaki kişinin kim olduğunu birazdan açıklayacağım.

Ancak önce, Washington’a gidip o fotoğrafın ortaya çıktığı günlerde orada çekilen bir başka çok önemli fotoğrafa değineceğim.

AYNI GÜNLERDE WASHINGTON’DA BİR BAŞKA FOTOĞRAF

Bu fotoğrafın yayınlandığı günlerde Washington’da bir başka fotoğraf çekiliyor. O fotoğrafta ortada ABD Başkanı Barack Obama ile 20 kişi vardır. Fotoğraftaki 20 kişi, 20 ülkenin en üst düzey askeri temsilcileridir. Bu ülkeler, Irak ve Suriye’de giderek etkisini arttıran IŞİD’e karşı mücadelede aktif rol alması beklenen ülkelerdir. Ülkelerin çoğunluğu bizzat genelkurmay başkanları tarafından temsil edilmektedir. Ancak Türkiye toplantıya genelkurmay başkanı yerine daha alt kademede 3 yıldızlı bir generali göndermeyi tercih etmiştir. Masanın etrafında doğal olarak Suriye ordusundan kimse yoktur. Ama bölgeden çok önemli bir komutan daha eksiktir. İran Genelkurmay Başkanı da toplantıya davet edilmemiştir.

İşte o toplantı devam ederken birden istihbarat örgütlerinin önüne, yukarıda anlattığım 6 kişilik fotoğraf düşer.

FOTOĞRAFTAKİ ADAMIN KİMLİĞİ BELLİ OLUYOR

CIA ve öteki bütün istihbarat birimlerinin aklını karıştıran fotoğraftaki kişi İran’ın en güçlü adamlarından biridir. İran Özel Kuvvetler Birliği Kudüs’ün komutanı General Kasım Süleymani’dir. Bu fotoğraf profesyonel bir kişi tarafından çekilmiştir. Fotoğrafın çok önemli bir yanı daha vardır. Fotoğrafta Süleymani’nin etrafındaki 5 kişi, Kuzey Irak Kürdistan ordusunun peşmerge komutanlarıdır.

Daha da ilginci, fotoğraf İran’da değil, Irak’ta çekilmiştir.

ERBİL VE BAĞDAT’I KİM KURTARDI?

Aynı gün bu fotoğrafla birlikte şunu da öğreniyoruz. General Kasım Süleymani Irak topraklarına geçmiş ve orada IŞİD’e karşı savaşan birliklerin başında bizzat harekâtı yönetmeye başlamıştır.

Hatta bir İranlı yetkili çevresine şunu da açıklamıştır: “General Süleymani az daha şehit olacaktı…”

Fotoğrafla birlikte İran askeri operasyonuna ait “top secret” bilgiler de akmaya başlar. Mesela Erbil’in IŞİD’in eline düşmemesini sağlayan peşmergeye en büyük askeri yardım onun Kudüs birliklerinden gelmiştir. Yine bir İranlı yetkili “Biz olmasaydık Irak Kürdistanı IŞİD’in eline geçebilirdi” diyecektir.

Bu arada IŞİD Bağdat’ın 70 km uzağındaki Felluce’yi ele geçirmiştir.

İran burada da devreye girer. Şii Bedr birliklerinin, Bağdat’ta kurduğu savunma mevzilerini bizzat Süleymani hazırlamıştır.

AYNI GÜNLERDE BAĞDAT’TA ESRARENGİZ BİR ZİYARETÇİ

İşte tam bu sırada, çok ilginç bir başka kişi gizlice Bağdat’a gelir.

Bu kişi, Fransa’nın eski Dışişleri Bakanı ve Başbakanlarından Dominique de Villepin’dir.

Bu ziyaret size, geçen hafta verdiğim o çok önemli istihbaratı hatırlattı mı? Yani, Fransız istihbaratının Şam’da gizlice Esad rejimi ile buluşmasını. Fransa, bu tarafta da Bağdat ve dolayısıyla İran’la aksını kurmuştur. Bütün bu ilişkilerin amacı IŞİD’i durdurmak ve bölgedeki eski düzeni kurmaktır.

İSTİHBARAT ÖRGÜTLERİ BU FOTOĞRAFI NASIL ELE GEÇİRDİ?

Öyleyse bu esrarengiz adamın fotoğrafı yabancı istihbarat örgütlerinin eline nasıl geçmiştir?

Tabii sizin açınızdan bir başka önemli soru da şu: Bu fotoğraf ve bilgiler benim elime nasıl geçmiştir?

 

İki gündür İngiltere’de, yani Lawrence’ın ülkesinde olduğuma göre bana kim vermiş olabilir?

Mesela güçlü MI6…

Daha fazla meraklandırmadan açıklayayım.

Yabancı istihbarat örgütleri bu çok önemli fotoğrafı ele geçirmek için büyük çaba harcamadı. Hatta hiç çaba harcamadı. Çünkü fotoğrafı bizzat İran bütün dünyaya verdi. Hatta fotoğrafla yetinmeyip, televizyonda görüntülerini de yayınladı. Böylece İran’ın en kuvvetli askerini bu kadar açıkça gördük.

Peki amacı neydi?

Fotoğraf, ABD Başkanı’na şunu diyordu: “Siz orada IŞİD’e karşı nasıl mücadele edileceğini konuşuyorsunuz ve bizi bu toplantıya davet etmiyorsunuz. Ama bakın biz sahadayız ve savaşmaya başladık bile…”

Öte yandan İran halkına da, “Merak etmeyin, ülkemizin güvenliği için biz bölgede gerekli her şeyi yapıyoruz” mesajı verilmektedir.

MİT BU FOTOĞRAFI NASIL DEĞERLENDİRDİ?

MİT bu fotoğrafı nasıl değerlendirmiştir bilmiyorum… Ama fotoğrafın anlattığı en büyük Ortadoğu gerçeği şudur. Bölgede aktif güçlerin hiçbirinin birinci önceliği Esad rejimini devirmek değildir.

Hatta bu seçenek yavaş yavaş unutulmaktadır.

O nedenle Türkiye’nin birinci önceliği veya IŞİD’le birlikte simetrik önceliği Esad’ı devirmeye veren girişiminin ne kadar etkili olacağını tahmin etmek zor.

Ayrıca, iki önemli gelişmeyi de bölgedeki bu yeni stratejik denklemin içine muhakkak yerleştirmek gerekli.

Birincisi, geçen salı günü Kuzey Suriye’deki Kürtlerin en önemli örgütü PYD’nin lideri Salih Müslim, Erbil’de Mesud Barzani ile bir araya geldi. Yani Barzani, PKK çizgisindeki PYD ile IŞİD’e karşı ittifak kuruyor.

İkincisi, dün akşam da ABD Dışişleri Bakanlığı ilk kez PYD ile resmen temas kurduğunu açıkladı.

Sonuçta şunu söyleyebiliriz:

Bölgenin kazanan ve kaybedenleri giderek daha belirgin biçimde ortaya çıkıyor. Ve ne yazık ki Türkiye kazanan taraflar arasında gözükmüyor.

Bizler zaten son 6 yıldır yeni rejimin gözünde “olağan şüpheli” durumunda olduğumuz için bu şüpheden kurtulmak amacıyla istihbarat kaynağımı açıklamak zorundayım. Arkadaşlar bu bilgileri 15 Ekim 2014 tarihli Guardian gazetesinden aldım.

“Makul şüphe avcılarına” duyururum. 

17 Eki

Doğayı HES projelerine peşkeş çekmeyin çığlığı

Aras Nehri Kuş Cenneti kuraklığa kurban gidiyor

IĞDIR’daki 258 kuş türüne sahip ’Aras Nehri Kuş Cenneti’ 200 metre yüksekten kuşbakışı görüntülendi. Kars’taki Kuyucuk Kuş Cenneti’nin kuraklığa kurban gidiyor.

Tuzluca ilçesinin Yukarı Çıyrıklı köyünde 2006 yılından beri yaptıkları bilimsel çalışmalarla alanda barınan 258 kuş türünü kayıt altına alan ve 67 binden fazla kuşu halkalayan Kuzey Doğa Derneğinin Başkanı ve Utah Universitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Çağan Şekercioğlu, Aras Kuş Cenneti’ni yüksekten görüntüleyip, kuşlar gibi görmeye çalıştıklarını ifade ederek şunları söyledi:

“Aras Nehri’ni 2005 yılında Google Earth’den görünce bir kuş cenneti olduğunu o zamandan fark ettik. Yöreyi çok iyi bilmemize rağmen görüntüleri izleyince nefesimiz kesildi. Alanı kuşların gözünden en iyi şekilde görebilmek için uçan kameranın sınırlarını aştım. 200 metre yukarı çıkardım, bin 100 metre uzağa yolladım. Risk aldım ve çekimler esnasında uçan kamera Aras Nehri’ne düşerek kayboldu. Ama aldığımız görüntülere değdi. Etrafı tamamen kurak ve bozkırla çevrili bir cennet. Sibirya’dan Ortadoğu ve Afrika’nın zorlu coğrafyalarına gidip gelen milyonlarca kuş için hayati önem taşıyan bir konaklama, beslenme, üreme ve kışlama alanı. Aras Nehri Kus Cenneti’nin vahası bölgeye yapılması planlanan baraj yapımı yüzünden yok olursa, göç esnasında yüz binlerce kuş alıştıkları bu vahayı kaybeder ve telef olur.”

Aras Nehri boyunca yaklaşık 10 kilometrekarelik bir alanı kaplayan Kuş Cenneti’nin Doğu Anadolu’nun ilk ’Tabiatı Koruma Alanı’ ilan edilmesinin, Orman ve Su İşleri Bakanlığı Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğünce uygun görüldüğünü bildiren Doç. Dr. Şekercioğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Aras’ın tabiatı koruma alanı ilan edilmesi Türkiyede doğa koruma, ekolojik araştırma ve ekoturizm için son yılların en büyük başarılarından biri olacaktır. Aras Nehri Kuş Cenneti’nde 2006 yılından beri yaptığımız çalışmalar sonucu 67 binden fazla kuşa halka taktık. Bu Halkalı kuşlar 3 ayrı kıtada Güney Afrika, Zambiya, Rusya, Macaristan, Kıbrıs, İsrail, arabistan gibi birçok ülkeye gitti ve diğer ülkelerden bize birçok halkalı kuş geldi. Ümidimiz Aras Nehri Kuş Cenneti’ni kuş gözlem kulesi, konukevi gibi diğer yatırımlarla Iğdır’ın ekoturizm merkezi ve dünya çapında bir marka noktası haline gelmesi. Kars’taki Kuyucuk Kuş Cenneti kurudu, Doğu Anadolu’nun en zengini Iğdır’daki Aras Kuş Cenneti yok olmasın.”

16 Eki

Kadın beyni aslında tek erojen noktadır.

Kadınlar bedenlerinin hangi bölgelerinden en fazla haz alırlar?

Erkeklerin geçmişte kadını bir sürülmesi gereke bir tarladır kelimeleri ile bakış açılarını belirtmişler ve buna uygun davranarak kadınların cinselliklerini sürekli yasaklayan bir tavır almışlardır. Son yüzyılın son çeyreğinde kadınların toplum içerisinde kimliklerini daha fazla istemeleri ve bunun beraberinde cinsel kimlik arayışları da gündeme gelmiştir. Kadınların sosyal özelliklerinin yüksek olması nedeni ile kadınlar arasındaki sohbetler sırasında ilk dönemlerden başlayarak cinsel anlamda zevk alabildiklerini fark ettikleri geçmiş dönem yazılı kaynaklar arasında yer almaktadır. Milattan önceki pagan toplumlarında, hint uygarlıklarında ve mısır firavun dönemlerinde yönetime gelen kadınların cinsel arayışları ile ilgili fikir veren yazılı kayıtlar mevcuttur. Bu bize kadınların cinsel haz duygularının geçmiş döneme kadar uzandığı hakkında fikir verir. Bu erkeklerin sürülmesi gereken tarladır bakış açısı ile toplumun her kademesindeki kadınların bu duyguları yaşadığı anlamına gelmemektedir. Kadınların kendi aralarındaki kadınsal sohbetlerin kadınları bu arayışa itmeleri nedeni ile bastırılan bu duyguların bir çok toplumda ahlaki çöküntüye de sebep olduğu bilinmektedir. En yakın örnekleri erken dönem roma imparatorluğudur. Farklı ırkların birbirleri ile tarihin en fazla görülen etkileşim dönemidir. Roma yasaları günümüze kadar ulaşmıştır. Bu bize kadına bakış açısını çok net bir şekilde ifade etmektedir.

Kadınların cinsel kimliklerini arama süreçleri günümüzde nerede ise tamamlanmış fizyolojik anlamda her gün bu konuda yeni bir makale yayınlanmasına karşılık fizyolojik yenilik içeren yeni bir bilgi yerine var olan bilgilerin yeni araştırmalar ile etkileri hakkında bilgiler vermektedir.

Bilinenin aksine kadın cinsel anlamda keyif almasa bile yani bir tecavüz altında olsa bile fizyolojik olarak erkek ile ilişki kurmasının önündeki tüm engelleri ortadan kaldırarak erkeğin bu tecavüz girişimini bile kolaylaştırır. Bu kadının cinsel haz aldığı anlamına gelmez.

Kadının fizyolojik değişimi farklı bir şeydir kadının cinsel haz alması farklı bir kavramdır. Bu nedenle kadının üreme bölgesinde ilişkiyi engellememesi farklı olmakla birlikte kadının cinsel haz bölgeleri için tek bir tanım yapılabilir. Kadının tüm vücududur. Bu kadının aslında cinsel haz almasını sağlayan aslı noktanın beyin olduğu yönünde fikir yürütülmesine sebep olmuştur. Son 40 yıl içerisinde kadının psikolojik ve duygusal durumu ile cinsel keyif miktarı arasındaki ilişki bunu doğrular niteliktedir.

Bunun yanında Kadın bedeni açısından seksüel olarak keyif veren, orgazm olmasını sağlayan ve haz duygusunu yükselten en önemli iki nokta, klitoris ve vajinadır. Kadının orgazmı ise bütün bedeniyle ilgilidir. Yani sadece kadının klitorisiyle oynayarak ona haz verebilirsiniz ancak bu bir mastürbasyon olur. Kadınla seks yapıldığı anlamına gelmez.

Kadında G noktası nereye denmektedir?

Kadınlarda G noktası denilen şeye anatomik olarak bakıldığında, zaten bunun bir adı vardır. Kadın cinselliğinde önemli bir yeri olan klitoris, vajina dudaklarının uç noktasında bulunur ve uyarıldığı zaman şişer. Birçok kadının orgazma ulaşmasında önemli bir rol oynar, çünkü pek çok kadın vajinal orgazma ulaşamaz. Klitoral nokta, penisin ters çevrilmiş halidir. Vajina döllenmeye yarayan rahme bağlanan bir kanaldır. Klitorisin sinir uçları ise, bu kanalın sonu ile vajinanın sonunun birleştiği noktada birleşir. Bu noktaya G noktası adı verilmiş ancak zaten o noktanın bir adı vardır. Bu noktaya klitoris sapı ya da klitorisin son noktası denir. Penisin büyüklüğünün önemi burada ortaya çıkar. Eğer penis, vajinaya girdiği zaman klitoris sapına kadar erişebiliyorsa ya da doğru bir ritim yakalanarak doğru bir basınç kullanılıyorsa, bu sap uyarılacak ve kadın zevk alacaktır. Klitoral orgazm ile vajinal orgazm böyle bir araya gelebilir ve kadın orgazma ulaşır.

16 Eki

Güneydoğu Anadolu ve Doğu Anadolu Bölgesi Beslenme ve Obezite dağılımı

Bu bölge halkının kurak arazi nedeni ile hayvansal gıdalara ağırlık veren bir geçmişinin olması ve bölge kültürünün tarih öncesi zamanlardan beri farklı kültürlerin kaynaşması ve arap toplumları ile etkileşiminin yoğun olması sorunlarını bize çok net göstermektedir. Çöl kültüründe et ürünlerinin yoğun olması sebze ve meyve tüketiminin olmaması bölge insanında hemen farkedilir. Yakın zamana kadar sebze ve meyvenin zaten ulaşılır olmaması nedeni ile zaten kültürün içerisinde olmayan bu ürünler alıcı da bulamıyordu. Bu yakın zaman içerisinde o bölgede kalkınma planları ile gelişen sanayi ve sanayi etkisi ile Gaziantep gibi illerin yakın bölgelerden aldığı göç nedeni ile yeni besinler ve bu besinlerin arasında meyve ve sebze yeni yeni girmeye başlamıştır.

Et ve kıyma çeşitlerinin daha az yağlı olanlarını tercih etmeleri bir ilk adım olabilir. Et ile pişirilen yemeklerin bir kısmında tavuk etini tercih ederlerse; günlük kolesterol ve doymuş yağ tüketimini bir nebze de olsa azaltabilirler.

Bölgede süt ve süt ürünlerinin, kaymak gibi yağlı kısımları özellikle tatlılar üzerinde kullanılıyor. Bu tercihi hiç değilse biraz sınırlamak bile sağlıklı bir adım olacaktır. İç yağı ve kuyruk yağı, bu bölgelerimize ait beslenme kültürünün ayrılmaz parçası ancak tüketim miktarı ve sıklığını mutlaka azaltmaları gerekiyor. Etlerdeki yağların, pişirme sürecinde yemeğe kattığı lezzetle yetinmeleri, sağlıkları açısından daha faydalı olacaktır. Ekstra yağ kullanmaktan da kaçınmaları gerekir.

İçli köfte gibi yemeklerin kızartarak değil, haşlayarak veya fırında pişirerek yemeyi deneyebilirler. Böylece yiyeceklerin kalori ve yanmış yağ içerikleri azalacaktır. Kuru patlıcan dolması gibi etli pişen sebze yemeklerinde kullanılan yağ miktarını da azaltmaları yerinde bir tercih olacaktır. Yine çorbaların üzerine ekstra yağ kızdırıp dökmek, günlük kalori ve yağ alımını gereksiz bir biçimde yükseltiyor. Ayrıca Doğu ve Güneydoğu mutfağında porsiyonlar gerçekten büyük. Dahası her öğünde çok çeşitte yemekle sofraya oturuluyor, bunlar da bize göre değiştirilmesi gereken beslenme alışkanlıklarından. Porsiyonları küçültmenin dışında bir de yemek çeşitlerinin öğlen ve akşama eşit dağıtılmasında fayda var.

Tatlıya ve acıya dikkat!

Doğu ve Güneydoğu mutfakları, tatlılarıyla da ünlü. Ancak bu tatlıların her biri kalori bombası gibi. Örneğin bir tek Gaziantep baklavası yaklaşık 2 dilim ekmeğe eşdeğer kalori içerdiği için, günlük ekmek tüketimi azaltılarak kilo yönetiminde başarı sağlanabilir. Aynı şekilde ağırlıklı olarak Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde Arap kültüründen etkilenen yemek kültürü acı baharatların bolca kullanılmasını gerektiriyor. Acı kırmızı pul biber sofraların ayrılmaz bir parçası. Gerçi içerdiği kapsaisin adlı maddeyle metabolik hızın yükselmesine yardımcı oluyor ancak mide ve tansiyon problemi olanlar tarafından da tüketildiği için sağlık sorunlarına yol açıyor. Öte yandan acı pul biberin saklama koşullarına da dikkat etmek gerekiyor çünkü nem nedeniyle pul biberin içinde aflatoksin oluşabiliyor ve bu da karaciğer kanseri oluşumuna zemin hazırlıyor.

16 Eki

Rüyada Hayvanat Bahçesinde Vahşi Kaplan Görmek

Rüyanızda hayvanat bahçesini ziyaret ettiğinizi ve bu ziyaretiniz sırasında vahşi bir kaplan görürseniz, bunun anlamı iş hayatınızda kazançlar elde edebilmek için çok çeşitli yollara başvuracağınıza ve bu yolları uygularken çok sıkıntı çekmenize ve eziyet çekmenize delalet eder. Rüyada kaplan görmek; kuvvetli ve kudretli bir kişilik yapısına sahip olmanıza işaret etsede hayvanat bahçesine kafesler içine alınan bir kaplan görmeniz bu kişiliğinizin altında sizin bir zayıf noktanızın olduğu ve bazı kişilerin bu noktanızı yakinen bildiği yönünde yorumlanabilir. İslami rüya tabirlerine göre rüyada kaplan görmek, hayırlı bir mal veya hayırlı bir kazanç elde edeceğinize delalet eder. İş hayatınızda elde edeceğiniz bu mal sayesinde hayır ve hasenat yapacağınıza hak yolunda bir yaşam süreceğinize delalet eder. Rüyada kaplan görmek sizin kudretli bir kişiliğinizin olduğu yönünde tabir yapılsa da vahşi bir yönünüzün de olduğuna yorulur. Bu hırçınlık eğer kontrol edilemez ise kötü işler yapacağınıza ve malınızı veya paranızı zevk ve sefanız için harcayacağınıza delalet eder. İş yaşantınızda kendinizi konrtol etmeniz gerekmektedir. Hırsınızın kurbanı olmamanız ve çevrenizde sizi telkin edebilecek doğru insanların olması gerekmektedir. Rüyanızda kafesler içinde gördüğünüz kaplan sizi rakiplerinize karşı galip olacağınıza ve ticaret hayatınızda rakiplerine karşı hep bir adım önde olacağınıza delalet eder. İş hayatnızda doğru porejeler sayesinde güç kazanacak söz sahibi ve herkes tarafından bilenen ve tanınan bir kişi olacağınıza işaret eder.  

16 Eki

Nasa uzay robotları bölümünü halka açtı

Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi’nin (NASA) uzay robotları üzerinde çalışma yapan birimi JPL (Jet Propulsion Laboratory) kapılarını iki günlüğüne halka açtı.

NASA’nın önemli merkezinden JPL’nin California eyaletine bağlı Pasadena şehrindeki yerleşkesinde halka açık ücretsiz etkinlikte “Evrenimize hoş geldiniz” ana temasıyla uzay bilimleri ve teknolojilerine meraklı kişilere NASA’nın çalışma alanları tanıtıldı.

Ziyaretçiler, görevli uzmanlar eşliğinde, JPL tarafından üretilen robotlar ve uzay araçları hakkında bilgi alarak uzay bilimcilerinin ve mühendislerin uzayın sırlarını keşfetme maceralarına ortak oldu.

JPL’de görevli Türk astrofizikçi Umut Yıldız, yaptığı açıklamada, JPL’nin kapılarının halka açılmasıyla 2 gün gibi kısa bir sürede yaklaşık 45 bin ziyaretçiye birimin çalışmaları ve büyük projelerini gösterme imkanı bulduklarını belirterek “JPL, kuruluşundan bu yana Güneş Sistemimizdeki neredeyse bütün gezegenlere robotlar ve uzay araçları gönderdi. Bu etkinliğe katılarak bizim heyecanımıza ortak olan çocuklar geleceğin Mars astronotları ya da oraya gidecek robotların mühendisleri olmak üzere belki de kararlarını bugün burada verdiler. Bu da bize halka açık etkinliğin ne derece önemli olduğunu gösteriyor” dedi.

İki gün boyunca JPL’nin farklı binalarında uzun kuyruklar oluşturan ziyaretçiler, JPL Misyon Kontrol Merkezi’nde tura çıkarak Mars Bilim Laboratuvarı dahil birçok JPL laboratuvarını gezme imkanı buldu, Uzay Aracı Montaj Tesisleri’nde henüz yapım aşamasındaki projelere ait donanımları yakından inceledi.

Ziyaretçiler ayrıca NASA’nın yer yörünge uyduları ve JPL robotik uzay araçları hakkında bilgi alarak üç boyutlu uzay misyon sunumlarını izleme şansı elde etti.

15 Eki

Yurtdışı yaz okullarının faydaları

Ben bir ailenin çocukları için yapabileceği en iyi şeyin iyi bir eğitim almalarını sağlamak olduğunu savunanlardanım. Çünkü hayatımı boyunca onun için en gerekli şey bu olacaktır. Bu kaygı ile ilkokul çağından itibaren hem temel eğitim, hem müzik eğitimi hem de yabancı dil eğitimi açısından en iyi şekilde bu işi çözebilmeye çalışıyoruz. Göndereceğimiz okulun seçimini yaparken de temel eğitim dışında kendini geliştirebileceği alanlara yönlendirebilecek bir okul olmasına gayret etmiştik. İlköğretim döneminde gündeme gelen bir konu oldu. Yurtdışı yaz okullarının avantajlı olup olmadığı etrafımızdaki bütün ailelerin ortak sorunuydu.

Yabancı dil eğitiminin dışarıda alınması gerektiği konusunda hem fikir olsak da bu konunun daha ileriki yaşlarda gündeme geleceğini düşünmüştük. Yani lise ve hatta üniversite döneminde yurtdışı eğitimin alınabileceğini sanıyordum. Sonunda Mert 12 yaşına geldiğinde aynı okulda okuyan birkaç arkadaşının bu yaz 2. Kez yaz okulu sebebi ile yurtdışına gideceğini öğrendik. Onların gittiği yurtdışı yaz okullarını araştırdık Ve sonra başka okullar, şehirler derken diğer ülkeleri de kapsama aldık.

Bu işte en önemli konu bence güvenlikti. Fakat birkaç danışmanlık firması ile görüştükten sonra bu endişem ortadan kalktı. Çünkü çocuklarını yaz okuluna göndermiş birkaç arkadaş ile görüştükten ve onlardan çocuklarındaki iyi yöndeki gelişmeyi duyduktan sonra daha da sıcak bakmaya başlamıştım.

Yoksa her ebeveyn gibi ben de evden uzakta kendi sorumluluğunu alması, özgüveninin gelişmesi, yurtdışına seyahati deneyimlemesi, orada kuracağı dostluklar ile kendini geliştirmesi benim de çok isteyeceğim özelliklerdir. Faklı kültürlerden çocuklar ile tanışması ve hayata bakış açısının daha da zenginleşmesi benim için çok önemli.

Yurtdışı yaz okullarında dil eğitiminin yanı sıra geniş sosyal aktivite imkanları bulunuyor. Hem şehirde kültür turları hem çok farklı spor aktiviteleri hem de çeşitli grup programları ile o ülkeden farklı bir bakış açısı ile dönecektir.

İşte tüm bunları altalta koyduğumda bu konu bana mantıklı geldi. Zaten Mert’in istediği bir konuydu. O çok ısrar ettiği için İngiltere üzerinde duruyorduk. İnternetten epey bir araştırma yapmıştım ama yurtdışı yaz okulları konusunda uzmanlaşmış bir danışmanlık firması ile anlaştık. Tüm işlemler konusunda çok destek oldular ve içimize sinen bir okul ve aile yanında konaklama seçeneğinde hem fikir olduk. Bu yaz sonunda deneyimlerimizi yine sizinle paylaşacağım.