30 Eyl

Kadın Katilinin Umudu Tayt indirimiymiş

Yerel Mahkeme kararları arasındaki farklılık toplum tarafından yanlış değerlendirilyor. Hukuk sisteminin Hakimlere verdiği Takdir hakkı hakkında toplumun farklı coğrafi bölgelerinde yaşayan insanların algısında yanlış anlaşılmalar cinayetlere zemin teşkil ediyor. Basın tarafından eksik açıklanan ve yanlış bilgilendirilen toplum bu nedenle kadın cinayetlerini kışkırtıyor. 

Hakimlere verilen takdir hakkı suçun işlendiği bölgedeki gelen örf ve adetleri ve toplumun genel yapısı ile alakalı olarak kararları etkiliyor. Bu nedenle Erzurumda işlenen bir kaıdn cinayetinde o bölge halkının örf ve adetleri nedeni ile tahrik indirimi sayılabilecek bir durum. Ege bölgesinde bölge halkı için genel örf adet ve geleneklere göre tahrik indirimi sayılamayabilir. Bu nedenle Erzurumdaki bir olayı emsal olarak görerek kendisine hak elde edebileceğini düşünen zihniyetler canice planlarını uygulama isteği duyabiliyorlar ve bunu da kamçılayan basın haberleri. Basına burada büyük iş düşmesi ve denetleme kurumlarının da bu haberlerde belirli kriterlere değinmesi gerektiğin düşünüyoruz. 

Katilin umudu ‘tayt indirimi’

Uşak’ta kaloriferci Mehmet Gündoğdu (42) ile Sevim Gündoğdu (39) 2013 yılında ayrıldı. Mehmet Gündoğdu, 24 Ekim 2013’te eşini işyerinde 3 bıçak darbesiyle öldürdü.

Aynı gün tutuklanan Gündoğdu’nun Uşak 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 11 Eylül’de görülen karar duruşmasında savcı, ‘kasten adam öldürmek’ten ceza istedi.

AĞIRLAŞTIRILMIŞ MÜEBBET

Son savunmasında hakkındaki mütalaayı reddeden Gündoğdu, “Emsal olaylarda kadının giydiği streç kıyafet indirim nedeni sayılırken, eşimin beni aldattığını söylemesi neden indirim nedeni olarak kabul edilmemektedir” dedi. Mahkeme, Gündoğdu’yu indirimsiz ağırlaştırılmış ömür boyu hapis cezasına çarptırdı. 

TAYT TAHRİK SAYILMIŞTI

Erzurum’da kadının otomobilde bir erkekle ‘hafif yana yatmış vaziyette oturması’ ve ‘tayt giymesi’ tahrik sayılmış, onu bu halde görüp öldüren kocaya ceza indirimi uygulanmıştı.

30 Eyl

MARKA İSMİ NİKE AYAKKABILAR

Spor ayakkabı giyiminde üretim yaparak modaya ve ayakkabı giyim dünyasına çeşitli modeller ve ayakkabı seçenekleri ile katkılar yapan dünyada ve Türkiye’de birçok firma var. Ne yazık ki bu markalara rekabetinden Türkiye spor ayakkabı konusunda diğer markalara nazaran çok zayıf. Bu yüzden de bu sektörde adidas, nike puma gibi dev marka isimler ile rekabet edecek bir markası ya da üretimi bulunmuyor. Dolayısı ile de diğer markaları tercih etmek durumunda kalıyoruz.

 Beden sağlığı için de topuklu tabanlı ayakkabı modelleri giymek yerine ayakkabı tercihini spor ayakkabıdan yana yapanlar ayak sağlığı ve vücut sağlığı adına akıllıca bir harekette bulunmuş olacaklardır. Nike ayakkabılar size bu beden ve ayak sağlığı için seçimlerinizde yardımcı olmaya ve bunun için modeller üretmeye çalışıyor. Rahat ve şık olması bakımından nike ayakkabılar ayak sağlığını destekler. Yürürken ve ya koşarken yaptığınız ayak hareketlerinden en önemlisi ayağımızın yukarıya bakan kemiğinin hareketinin nasıl ve ne şekilde olduğu ya da rahat olup olmadığıdır. Aşık kemiği diye halk arasından duyup bildiğimiz bu eklem hareketinde ayak geriye bükülme şeklinden bir hareket yapar. Bazen de germe hareketi yapan bu aşık kemiği denilen eklem yer ile ayağımızın ayrıldığı nokta da topuk bölgemizi de havaya kaldırıyor.

 Nike ayakkabılar sürekli uyarılan bu bölgenin rahat hareket etmesi için kullanılacak faaliyetin cinsine göre de ayakkabı model ve çeşitleri tasarlıyor. Yürüyüş ve ya koşu yapacağınız zaman ayakkabınız ayrı; futbol, tenis, basketbol, voleybol, go jogging, gibi spor dallarından birisi ile uğraşacağınız zaman ayrı ayakkabılar yaparak ayak yapısının bozulmamasını ayak sağlığını önemseyen Nike ayakkabılar size hareket özgürlüğü kazandırmakta ve kazandığınız bu hareket özgürlüğü ile doyasıya ayaklarınızı rahat bir şekilde kullanmaktasınız.

30 Eyl

Kuruyemiş Mucizesi

BEYAZ LEBLEBİ İLE ZAYIFLAYIN İŞTE, EN ÇOK TÜKETİLEN 10 MUCİZEVİ KURUYEMİŞ VE FAYDALARI…

Sofraların vazgeçilmezi kuruyemişler sadece tatlarıyla değil aynı zamanda sağlığa olan faydalarıyla da dikkat çekiyor. İşte kuruyemişler ve faydaları…

Badem

Beden ve zihin yorgunluğunu giderir. Böbrek ve mesane yollarındaki iltihaplara iyi gelir. Baş ağrısı karaciğer ve böbrek ağrılarını hafifletir.

Fındık

Vücuda kuvvet verir. Kalp rahatsızlıklarının en önemli nedeni olan yüksek kolesterolün düşürülmesinde en önemli ilaçtır. İnsan vücuduna yaralı kalsiyum, demir, karbonhidrat, yağ ve çinko ile metabolizmayı düzenler, kemiklerin gelişmesini sağlar. E vitamini açısından zengindir. Kansızlığa karşı koruyucu etki yapar. Kanser yapıcı etmenlerin oluşmasını önler.

Beyaz leblebi

Mide suyunu çekmede ve zayıflamak isteyenler için açlıklarını bastırmada önemli bir işleme sahiptir.

Sarı leblebi

Hammaddesi nohuttur. Vücudu kuvvetlendirir. Anne sütünü artırır.

Antep fıstığı

Antep fıstığında kolesterol yoktur. Kandaki kolesterol seviyesini düşürür. Kroner kalp hastalığı riskini azaltır. Antep fıstığı, protein yönünden 2 kat, fosfor yönünden 4 kat etten daha üstündür. İnce bağırsakta glikoz emilimini azaltır ve kan şekerinin yükselmesini önler.

Yer fıstığı

Vücudun gelişmesini sağlar. Beden ve zihin gücünü artırır. Göğsü yumuşatır. Öksürük söktürür.

Kabuklu yer fıstığı

İçeriğinde sabit yağ ve proteinli maddeler vardır. Böbrek ve safra kesesi ağrılarını hafifletir.

Ay çekirdeği

Ay çekirdeğinin içeriğindeki yağ, damar sertliğini giderir. Kalp, sinir hastalıklarını önler. Bol E vitamini ve protein içerir. Cinsel gücü artırır. İktidarsızlığı önler.

Kabak çekirdeği

Günde çocuklarda 10-15 adet, büyüklerde 20-30 adet kabak çekirdeği yenmelidir. Tenya solucanlarını gidermek için de kabak çekirdeği iyi bir ilaçtır.

Mısır

Yüzde 18.3 gibi yüksek oranda lif içerir. Mısırın içeriğindeki yüksek karbonhidrat enerji seviyesini yükseltir. İçinde protein, kalsiyum, demir, fosfor ve A vitamini bulunur. 

29 Eyl

Türkiye Markası

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye İhracatçılar Meclisi “Türkiye Markası” tanıtımına katıldı. Erdoğan burada yaptığı konuşmada şunları söyledi:

İnşallah bugünden itibaren tüm dünyada, Türkiye’yi ve Türkiye ürünlerini bu logoyla ve ‘Gücü Keşfet’ sloganıyla tanıtıyor olacağız.

İŞTE TÜRKİYE’NİN YENİ LOGOSU

Bir markanın yeni bir model telefon piyasaya sürüyor.

İnsanlar o marka telefonu alabilmek için gece dahi saatlerce kuyrukta bekliyorlar. Bu marka her yıl model çıkardığı halde, modeller arasında çok büyük farklılıklar da yok ha, bunu da söyleyeyim.

Tanınmışlık sayesinde bu uzun kuyrukları oluşturabiliyorlar. Burada birçok arkadaşımız da bunu biliyor. Aslında satılan telefon değil, satılan o telefonun markası. “Bak yenisini aldım” bu…

“Ekonomiyi ayakta tutan ve büyüten gücün bu ve buna benzer markalar olduğunu görüyorsunuz. Japonya, Kore aynı şekilde. Küresel markaları sayesinde istikrarla büyüyorlar.

Mesela Avrupa’da güçlü markalarımız var. Araştırma geliştirme konusunda markalaşma konusunda özellikle de inovasyon konusunda TİM’in yaptığı çalışmaları izliyoruz. Kendilerine de bir kez daha bu gayretleri sebebiyle teşekkür ediyorum.

Kredi derecelendirme kuruluşları batmakta olan ülkelerin notunu yükseltirken, Türkiye gibi büyüyen ekonomi için olumsuz yorum yapıyor. İnsaf. Biz buralara o kredi derecelendirme kuruluşlarının üfürmesiyle gelmedik.

Yavuz Sultan Selim köprüsü, tüp geçit projesi önümüzdeki yıl bitecek. Kanalİstanbul projesinin inşallah adımlar atılacak, bunun yanında mazlumlara el uzatabilen bir Türkiye var.

Biz Türkiye olarak bir buçuk milyon insanı kabul ederken batı 130 bin insan kabul etti. Onu da çok insan geldi diye dertleniyorlar.

Bakıyorum bazı medya mensupları “başbakanken şöyle diyordu şimdi şöyle diyor” Tabi sizin sırtınızda küfe yok rahatsınız. Ama bizim sırtımızda küfe var, sorumluluk var. Biz ne dedik, sağ salim önce bu 49 tane rehinemizi kurtaracağız. Ondan sonraki yaklaşım, ondan sonraki yol haritamız farklı olacak. Şimdi farklı yol haritası çalışmaya başlıyor, çalışacak.

Biz güçlü bir ülkeyiz. Yeni Türkiye gücünü yeniden keşfeden bir Türkiye’dir. Biz gücümüzün potansiyelimizin farkında olacak gücümüzü buraya taşıdık.

Kredi derecelendirme kuruluşları batmakta olan ülkelerin notunu yükseltirken, Türkiye gibi büyüyen ekonomi için olumsuz yorum yapıyor. İnsaf. Biz buralara o kredi derecelendirme kuruluşlarının üfürmesiyle gelmedik.

Yavuz Sultan Selim köprüsü, tüp geçit projesi önümüzdeki yıl bitecek. Kanalİstanbul projesinin inşallah adımlar atılacak, bunun yanında mazlumlara el uzatabilen bir Türkiye var.

Biz Türkiye olarak bir buçuk milyon insanı kabul ederken batı 130 bin insan kabul etti. Onu da çok insan geldi diye dertleniyorlar.

Bakıyorum bazı medya mensupları “başbakanken şöyle diyordu şimdi şöyle diyor” Tabi sizin sırtınızda küfe yok rahatsınız. Ama bizim sırtımızda küfe var, sorumluluk var. Biz ne dedik, sağ salim önce bu 49 tane rehinemizi kurtaracağız. Ondan sonraki yaklaşım, ondan sonraki yol haritamız farklı olacak. Şimdi farklı yol haritası çalışmaya başlıyor, çalışacak.

Biz güçlü bir ülkeyiz. Yeni Türkiye gücünü yeniden keşfeden bir Türkiye’dir. Biz gücümüzün potansiyelimizin farkında olacak gücümüzü buraya taşıdık.

29 Eyl

İngiliz Basınından ŞOK iftira

İngiliz basınından Türkiye’yle ilgili şok iddia

İngiliz basını Türkiye sınırından her gün 20 cihatçının Suriye ve Irak’a geçtiğini, sınırdaki görevlilerin de bu duruma sadece 10 dolar karşılığında göz yumduğunu iddia etti.

“CİHATÇILAR ANTALYA’YA BÖYLE GİTTİ”

Daily Mail gazetesi muhabiri Sam Greenhill imzasıyla yayımlanan haberde, Avrupalı cihatçıların Türkiye sınırlarının “rahatlığından” yararlanarak oldukça kolay bir şekilde Irak Şam İslam Devleti’ne (IŞİD) katıldığını, hatta bu rotanın “Cihat Ekspres” ya da “Cihada giriş kapısı” olarak adlandırıldığını yazdı.

Haberde Avrupalı cihatçıların sınır görevlilerine sadece 10 dolar rüşvet vererek güvenli bir şekilde Suriye’ye geçtiği ve savaşta ihtiyaç duyabilecekleri tüm malzemeleri de Türkiye’deki mağazalardan aldığı öne sürüldü.

SPA REZERVASYONU YAPTIRMIŞLAR

İngiliz cihatçıların turist gibi davranarak Antalya’ya ya da doğrudan Hatay havalimanına gittiği ve buradan IŞİD içindeki bağlantılarının yardımıyla Suriye’ye geçtiği belirtildi.

Haberde İngiliz Müslümanları cihada çağırdıkları video ile ünlenen Cardiffli militanlar Nasser Muthana (20), erkek kardeşi Aseel Muthana (17) ve Reyaad Khan’ın (20) da Antalya’daki bir spa’ya bir haftalık rezervasyon yaptırarak Türkiye’ye geldiği ancak otelde sadece bir gün kaldıktan sonra Konya üzerinden Suriye’ye geçerek IŞİD saflarına katıldığı belirtildi.

İngiliz cihatçıların kaldıkları otelde sadece boş bavullar ve bir tıraş makinesi bıraktığı ifade edilirken, bu eşyalara daha sonra İngiliz istihbarat ajansı MI6’den ajanların el koyduğu bildirildi.

“REYHANLI CİHATÇILARIN ALIŞVERİŞ MERKEZİ”

Gazete konuyla ilgili haberinde Reyhanlı’da dükkan işleten Ebu Salih isimli bir adamın da ifadesine yer verdi. Ebu Salih Avrupalı cihatçıların dükkanından “av bıçağı, dürbün, kamuflaj kostümü” gibi savaşta kullanabilecekleri malzemeler satın aldığını belirtti.

Dükkan sahibi, bir keresinde sakallı bir adamın kendisine nakit 50 bin dolar vererek yedek AK-47 şarjörlerini taşımak için bin adet şarjör yeleği satın aldığını söyledi.

Haberde yakın zamanda 30 kadar İngiliz cihatçının Reyhanlı’daki bir otelde konakladığı ve buradan sınırı geçerek Suriye’ye ulaştığı da belirtildi.

Kilis’te ise İbrahim isimli bir kaçakçının İngiliz cihatçıları sınır görevlilerine sadece 10 dolar rüşvet vererek Suriye’ye götürdüğünü iddia ettiği aktarıldı.

“ASKERLER KAÇAKÇILARI GÖRMEZDEN GELİYOR”

Daily Mail muhabiri Türkiye- Suriye sınırını geçmenin ne denli kolay olduğuna bizzat tanıklık ettiğini de belirtti. Haberde Türkiye’den Suriye’ye giden kaçakçılık rotalarından birini takip ettiğini belirten gazeteci, gündüz sınırı kaçakçılarla birlikte geçmeye çalışırken yanlarından bir kamyon dolusu askerin geçtiğini ancak askerlerin  kaçakçılara neredeyse hiç bakmadıklarını öne sürdü.

Haberde cihatçıların da gün batımından sonra aynı rotayı kullandığı ve Suriye’ye giderken çoğu zaman hiçbir yetkiliyle karşılaşmadıkları belirtildi.

VALİNİN SÖZLERİ HATIRLATILDI

Haberde Hatay Valisi Celalettin Lekesiz’in ise Avrupalı cihatçılarla ilgili iddiaları “şehir efsanesi” olarak tanımladığı belirtildi.

Ancak Daily Mail, Lekesiz’in üstlerine ilettiği gizli bir yazıya ulaştıklarını ve bu belgede valinin, 15 Mart’ta Türkiye’den Suriye’ye yaklaşık 150 silahlı militanın geçtiğini ve bu militanların geçişten önce Reyhanlı’daki bir otelde kaldıklarını panik dolu bir tonla üstlerine aktardığını iddia etti.

26 Eyl

Elektronik hayatımızın her yerinde

Digital dünyada yer alan cihazlar aslında 0 ve 1 kullanan cihazlardır. Bu cihazlar ise arabanızın bujisini yöneten elektronik malzemelerin bir araya gelmesi ile oluşan basit bir mikro işlemci yongasından tutun da belli bir kara parçası üzerinde atmosfer katmanı yüksekliğindeki hacim içerisindeki her metreküp hava bloğu için ayrı ayrı değişimi anlık takip eden meteoroloji bilgisayarlarına kadar geniş bir aralık da bulunur.

Digital dünyaya aslında yön veren yazılım teknolojileri ve elektronik malzemelerin üretimi ile alakalı olan malzeme bilimidir.

Bu iki temel bilim birlikte koordineli bir şekilde çalışması neticesinde insan hayatını kolaylaştıran ve yakın zamanda insana olan ihtiyacı giderek azaltarak toplumda büyük kaoslara yol açabilecek bir duruma gideceği günümüz digital dünyasını oluşturmuşlardır.

Bu nedenle gelecek teknolojileri; insanların temel yaşam konuları dışında tamamen teknolojik konularda yapılanmaktadır. İnsanların temel ihtiyaçları arasında olan gıda, tarım, barınma (inşaat), giyinme gibi konular bile giderek artan akıllı makineler ile insan ihtiyacını azaltacak yönde gelişmektedir. Bu gelişim elektronik malzemelerin giderek ucuzlaması ve elektronik gelişim ile birlikte işlemci ve yazılım teknolojilerinin de kolay ve herkesin kullanımına ve ulaşımına açık olarak dağılımı ile mümkün olmuştur.

Her ne kadar bir çok insan digital dünya ile ilgili felaket senaryoları üretmeye devam etsede digital hayatın işimizi kolaylaştırması da ayrı bir gerçektir. Mobil yaşam, her an yanınızda bir video kameranızın fotoğraf makinanızın ve bilgisayarınızın olması bunlara ilaveten, faks, telefon, anlık görüntülü iletişim cihazlarınızın hepsinin olması ve bütün bunların cebinize giriyor olması bir zamanların (40 yıl önce) ilk starwars filmleri içerisinde bir hayal olan herşeyin gerçekleştiğini gösteriyor. Günümüzde insanlar gelecek ile ilgili bir şeyler üretemedikleri içinde artık bilimkurgu filmleri yerini mitolojik filmlere kaydırması da bu nedenle olabilirmi?

Bütün bunların gelişimi yazılım teknolojileri, malzeme teknolojileri, ve micro işlemci gelişimi ile birlikte ve bütün bunların birleşimine elektronik malzemeler olarak sınıflandırırsak eğer elektronik malzemelerin gelişimi ile mümkün olmuştur.

26 Eyl

Medeni Erkeğin Semptomları Hİsterizm

Medeniyet ile birlikte kadının toplum içerisinde kendi özgüveni ile davranış şekilleri göstermesi kontrolcü ve denetleyici rolunu bırakmaya yanaşmayan erkeklerde Histeri belirtileri gösteriyor

Histerik kişinin dramatik ve teatral davranışları vardır, olaylara abartılı tepkiler gösterir, aşırı korku ya da öfke ve bazen de aşırı sevinç.

Günlük hayatta “histerik”, bir küfür, bir hakaret sözü olarak kullanılıyor uzun zamandır. ‘Ne kadar histeriksin!’ lafını özellikle kadınlar duymak zorunda kalıyor sık sık. Oysa erkeklerin de histerik kişilik yapısında olabileceğini biliyoruz artık. Ayrıca sağlıklı bir kişiliğin de histerik özellikleri vardır ve bu özellikler hayatı daha renkli ve duygu dolu hale getirir. Her insan arada sırada, bilincine varmadan histerik özellikler gösterir.

Histeri bir hastalık olarak Eski Mısır ve Antik Yunan”da da bilinirdi. Rahmin bedenin içinde başıboş dolaştığı ve bunun histerik semptomların ortaya çıkmasına neden olduğu düşünülürdü. Böyle düşünülmesinin nedeni, çoğunlukla yalnız yaşayan ve/ya da dul kadınların bu belirtileri göstermeleriydi.

Ortaçağda ise histerik kadınların şeytan tarafından ele geçirildiğine ve cadı olduklarına inanıldığı için yakılırlardı. 19. yüzyılda bir ruh hastalığı olduğu düşünüldü. İlk olarak Sigmund Freud, Joseph Breuer”le birlikte, histerik semptomların doğru tanımını yaptı. Histeriyi içsel çatışmaların bilinçdışı ve nörotik tezahürü olarak tarif etti. Bilinçaltının keşfi ve psikanalizin gelişimi bize histerinin gerçek anlamını kavramamızın kapısını açtı.

Histerik terimi neredeyse bir küfre dönüştüğü için bilim dünyası “histrionik” terimini önerdi ve kullanmaya başladı. “Histrio” Eski Roma”da acayip şakalar yapan komedyene verilen isimdi. Bu değişikliğin, histerik özellikleri olan kişilere duyulan önyargıyı pek de azalttığı söylenemez. Bu yüzden ben histerik terimini kullanmayı tercih ediyorum.

Histerik kişinin dramatik ve teatral davranışları vardır, olaylara abartılı tepkiler gösterir, aşırı korku ya da öfke ve bazen de aşırı sevinç. Kendine odaklı olduğundan ve kendi ihtiyaçlarının doyurulması onun için öncelik teşkil ettiğinden oldukça egoisttir. çocuksu davranışlarla kendisini başkalarına bağımlı kılar, onları kendi ihtiyaçlarına odaklanmaya zorlar, bu arada bağımsız kalma isteğinden de vazgeçmez. Duygusal olarak dengesizdir, yüzeysel duygular gösterir. Ayrıca duygusal dalgalanmalar sık görülür. Kaprislidir. Başkaları tarafından beğenilmek ve istenmek için cinsel olarak ayartıcı, flörtöz bir davranış sergiler. Bu arada kendisi de kolayca ayartılır. Yalnızca kendi mutluluğuyla ilgilidir. Empati duygusu gelişmediği halde, sempati ve acıma hissi varmış gibi yapar.

Reddedilmekten korkmak ve onaylanma arzusu en başat özelliğidir histerik bireyin. Devamlı ilgi odağı olmak ister. İlginin başka birine yönelmesine aşırı tepki gösterir. Dikkat ve ilgiyi üzerine çekmek için sık sık diğerleriyle rekabete girer. Yeteri kadar önemli olamamaktan o kadar endişe eder ki, küçük oyun ve mizansenler düşünür durmadan. Meseleleri işine geldiği gibi yorumlar. Mükemmelliyetçidir, dış görünüşü çok önemlidir. Kendi bedeniyle ilgili algısı oldukça bozuktur ve kendini beğenmez.

Histerik erkeği histerik kadından ayıran tipik bir özellik yoktur aslında. Histerik erkek de renkli ve abartılı bir canlılık içindedir. Yakın zamana kadar bir erkeğin histerik özellikleri olabileceğine inanılmazdı. Eski zamanlarda rahmin bedenin içinde başıboş dolaşmasının histeriye neden olduğuna inanıldığı için, bir erkeğin histerik olması da mümkün değil diye düşünülürdü. Uzun süre çok az erkeğe “histerik kişilik bozukluğu” tanısı konmuştur. Bunun bir nedeni de eskiden doktorların çoğunun erkek olmasıydı kanımca. Bir erkeğe histerik demek, ona erkek olmadığını söylemek gibi bir şeydi.

Cinsiyetler arası savaşta damgalayıcı ve aşağılayıcı bir etiket olarak kullanıldı histerik terimi hep. Aslında histerik semptomlar reddedilme ve baskılamaya bir yanıt olarak ortaya çıkar. Bugün de histeri, erkeğin kendini tehdit altında hissettiğinde kadına atfettiği bir durumdur. Histerik bu anlamda öngörülemeyen, zayıf, şımarık, aptal ve nesnel olmayandır. Bu nedenle de sorumluluk verilemez ona.

Tabii ki erkekler de kendilerini zaman zaman baskılanmış hissederler ve bu nedenle sanıldığının aksine oldukça sık histerik belirtiler gösterirler.

Histerik erkeğin annesiyle olan bağı çok güçlüdür, ondan bir türlü kopamamıştır. Anne de oğlunun hayatına devamlı karışır ve müdahele eder. Babaysa oldukça baskındır ve oğlundan beklentileri çok yüksektir. Genellikle ikisi bir aradadır; şımartan ve yapışan anneyle, baskın ve talepkar baba. Histerik semptomları bu nedenle baskılanmaya dolaylı tepki olarak yorumlamak doğru olur. Kendini doğrudan savunma konusunda yetersiz hissettiği için histerik semptomların yardımına başvurur kişi.

Reddedilmek histerik erkek için de tahammül etmesi zor bir durumdur. Dış görünüşü çok önemlidir. Hoşa gitmek, herkesin hoşuna gitmek, herkes tarafından sevilmek ister. Sürekli başkalarının kendisi hakkında ne düşündüğünü merak eder. Kendinden beklentileri çok yüksektir. Mükemmeliyetçiliğin sonucu, kendinden emin olamamak ve yetersizlik duygusudur. Yeteri kadar yakışıklı, yeteri kadar akıllı, yeteri kadar başarılı değildir.

Histerik erkek her şeyi ister. Bu nedenle de karar vermekte zorluk çeker. Bir şeye karar verip onu seçmek, başka bir şeyden vazgeçmek demektir. Ya vazgeçtiği şey onun için daha iyiyse? Bu nedenle her zaman kaçış için arka kapı aralık olmalıdır. Her zaman başkalarının eşleri, sevgilileri daha iyidir. Karasızlık nedeniyle bazen birden çok kadınla aynı anda ilişki yürütür histerik erkek.

Memnuniyetsizlik sürekli hissettiği şeydir ve kolay kolay da geçmez. Kendinden şüphe etmek, tereddüt etmek, belli bir hedefe odaklanamamak, sürdürmekte zorlanmak ve sonuçlandıramamak nedeniyle sık sık başarısızlığa uğrar. Kendine olan güveni azdır ve her başarısızlıkta daha da azalır. Bu kısır döngü histerik bir depresyonun kapısını aralar.

Bedensel bir hastalık çıkacak diye de çok korkar histerik erkek. En sık görülen kalp hastalığı korkusudur.

Erkek, kadından farklı olarak bütün bu histeri semptomlarını daha iyi gizler. Bu nedenle de çoğunlukla teşhis edilmez. Erkeğin histerisi çoğunlukla başka bir tanının arkasına saklanır.

Yine de diyebiliriz ki, benzer çocukluk travmaları kadınlarda daha çok histerik, erkeklerde ise narsistik bir kişiliğin gelişmesine neden olur.

25 Eyl

Dilovası Kanser Sebebi

Birileri ‘Dilovası artık kirli değil’ mi demişti?

Yıllardır bilimsel tehdit altında akademik hayatını sürdürmeye çalışan Prof. Hamzaoğlu, “Resmi ideolojinin içeriğini besleyenler ve sanayi alanında hızla teknolojiye çevrilebilecek ve metaya dönüştürülebilecek bilgiyi üretenler en makbul bilim insanı oldular” diyor.

Dün ve bir önceki gün bilim dünyası üzerindeki baskının mağduru olan akademisyenleri yazmıştım. Bugün onların sembol ismi olan Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu’na söz veriyorum. Prof. Hamzaoğlu Kocaeli üniversitesi’nde halk sağlığı dalında uzman.

2009 yılında annelerin sütünde ve yenidoğanların kakasında ağır metallere rastladığını, karşılaştırmalı çalışmasına göre bunda Dilovası’ndaki fabrikaların havayı ve suyu feci biçimde kirletmesinin payı olduğunu anlatmıştı.

O günden sonra üniversitede atılmak, görevden uzaklaştırılmak, dava açılmak, dışlanmak, psikolojik şiddet görmek gibi bir çok elim muameleye maruz kaldı. Fakat hiç yılmadı. çalışmasını Medical Journal’da yayınlatarak haklılığını kanıtladı. Bu arada kendisi gibi bilimsel baskı gören akademisyenler için ismi çevresinde bir inisiyatif kuruldu: “Onurumuzu Savunuyoruz.”

Prof. Hamzaoğlu’yla “yeni Türkiye’nin makbul ve makbul olmayan bilim insanı tiplemesini” konuştuk. Bu arada bir önemli bilgi daha… Geçtiğimiz hafta Kocaeli Valisi Ercan Topaca bir yerel gazeteye “Dilovası artık kirli değil” demeci vermişti. Kanser vakalarının en çok görüldüğü bu yer ile ilgili Prof. Hamzaoğlu maalesef valinin doğruyu söylemediğini anlatıyor. Neye göre? Devletin rakamlarına göre! Buyrun Prof. Hamzaoğlu’nu dinleyelim.

Dilovası’yla ilgili bir bilim insanı olarak bir araştırmanızı paylaştınız. Başınıza ne geldi, kısaca bize hatırlatır mısınız?

-Kısaca kurumsal tehdit, taciz ve tecrit yaşatıldığını, akademik olarak itibarsızlaştırılmak istendiğimi söyleyeyim. Henüz bitmediğini de belirtmeliyim. Yalnız kendimi değil, çalışma arkadaşlarımı, tıp fakültesindeki öğrencilerimin eğitimlerini de doğrudan etkileyen müdahaleleri yaşamaya devam ediyoruz. Ayrıntılarına girmek istemiyorum. çünkü süreci her anımsadığımda rahatsızlığım daha da artıyor.

 

Peki asıl meseleye gelelim. 2009’da yaptığınız bu araştırmanız ne diyordu?

-Yaptığımız araştırma ile üç ana konuya dikkat çekmek istedik. öncelikle, Kocaeli’de hem sanayinin en yoğun olduğu Dilovasi İlçesi’nde hem de hemen hiçbir sanayi kuruluşunun bulunmadığı Kandıra İlçesi’nde birbirinden farklı düzeylerde de olsa, Dünya Sağlık örgütü(DSö)’nün kriterlerine göre, hava kirliliği bulunduğunu göstermekti. İkincisi, bu kirliliğin büyük çoğunluğunun kaynağının sanayi kuruluşları olduğunu, dolayısıyla karlarından küçük paylar ayrılarak engellenebilir, önlenebilir bir sorun olduğunu görünür hale getirmek istedik. üçüncüsü de söz konusu hava kirliliğinin insanlara, daha doğmamış bebeklere bile ulaştığını ve bu durumun yaşamsal öneme sahip olduğunu göstermekti.

Nasıl göstermiştiniz? -Hem annelerin sütünde hem de yeni doğan bebeklerin ilk kakalarında arsenik, civa, kadmiyum, alüminyum vb. ağır metal düzeylerinin DSö sınır değerlerinin çok çok üzerinde olduğunu bulduk.

Bu araştırmanız 2014’te Medical Journal’da yayınlandı. Bu ne anlama geliyor? Ve tabii, yayınlanması niye 5 yıl aldı?

-çalışmamız sonuçlarından yararlanarak hazırladığımız makalemizin uluslararası indekslerde taranan bir dergide yayımlanmış olması öncelikle araştırmamızda kullandığımız metodolojinin doğru, sonuçların güvenilir ve elde edilen bilginin de önemli olduğunu gösteriyor. Araştırmamıza 2009 yılında başladık ve en son laboratuvar sonuçlarını Mayıs 2011 tarihinde aldık. Bunların analizlerinin yapılması ve makale halinde yazılması yaklaşık altı ayımızı aldı ve Kasım 2011’de konuyla ilgi dergilere gönderdik. Dergilerin değerlendirme süreci Kasım 2012’de tamamlandı ve yayımlamak için kabul ettiklerini bildirdiler. Böylece makalemiz derginin yayın sırasına alınmış oldu. Ve bundan 14 ay sonra, Şubat 2014 tarihinde yayımlandı. Verilerin elde edilmesinden sonra yaklaşık üç yıllık bir süre sonrasında bilim ortamına ulaştırabildik.

Kocaeli valisi Topaca iki gün önce bir özgür Kocaeli gazetesine bir açıklama yapmış. ‘Dilovası kirli değil’ diyor. öyle mi sahiden, elinizde bugünkü halle ilgili ne gibi veriler var?

-Keşke öyle olsaydı. Sanıyorum Vali Topaca ölçüm sonuçlarını değil, temennisini açıklamış. çünkü, çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın Dilovası Hava Kalitesi İzleme İstasyonu verilerine göre, Dilovası’nda hava kirliliği DSö sınır değerinin 2009 yılında 3.7, 2010’da 3.9, 2011’de 3.6 ve 2013 yılında da 4.6 kat üzerindedir. 2010 ve 2012 yıllarında yeterli ölçüm yapılamadığı için yıllık ortalama sonuçlar hesaplanamıyor.

Sizin sansürlenmeniz ve engellenmenizin ardından isminizin çevresinde bir inisiyatif oluştu. Ne yapıyor bu inisiyatif?

-Sözünü ettiğiniz inisiyatifin adı “Onurumuzu Savunuyoruz” hareketi. Değişik mesleklerden oluşan 23 kişilik bir yürütme kurulu var. Ben bu kurulda yokum. Ama benim yaşadığım olayla birlikte kuruldu ve bu güne kadar üniversitelerimizde benzer durumu yaşayan 20’den fazla öğretim elemanının durumunu kamuoyu ile paylaştı, hukuksal ve sosyal destek verdi. üç yıl gibi bir sürede bilinebilen 20 olgu bile Yeni Türkiye’de akademik özgürlüğün durumunu gösteriyor. Tabii ki ifade özgürlüğü, anadilinde eğitim özgürlüğü, yeterli ve dengeli beslenme özgürlüğü, temiz ve sağlıklı bir çevrede yaşama özgürlüğü gibi temel özgürlüklerinden yoksun bir toplumun akademisyenlerinin yalnızca kendi alanları için özgürlük beklemeleri de boş bir hayal. öncelikle diğerleri olacak ki akademik özgürlük de olabilsin. Son bir olayı paylaşmak istiyorum. Ali Ekber Doğan, Mersin üniversitesi öğretim üyesi. Bir gazetedeki kentleşme ve Tarsus ve Mersin’deki durumu değerlendiren röportajı nedeni ile Büyükşehir Belediye Başkanı tarafından mahkemeye verildi. Dava açılmasının bile hukuka aykırı olduğu bu durum ortadayken, korkutmak, yıldırmak amacıyla açılan davanın duruşması 16 Eylül’de yapıldı. Arkadaşımız neyse ki beraat etti. Edirne’den Dr. Dilek Tucer’in Ergene Nehri’nin suyu ile yapılan tarımdan elde edilen ürünlerinin kanser yapabileceğiyle ilgili açıklaması nedeniyle ilin valisi Ali Şahin tarafından görevinden alınması da tek başına açık şiddettir. Hem uygulanan kişiye hem de benzer alanda çalışanlara bir had bildirme, hastana bak gerisine karışma uyarısıdır. Asla kabul edilemez.

 

öyleyse ‘yeni devletin’ en rahatsız olduğu ve en makbul bulduğu bilim insanı tipi nasıldır?

-Yeni devletin en rahatsız olduğu bilim insanı tipi, bilimsel bilgiyi toplumsal yarar için üreten, yaşanan sorunları, nedenlerini ve çözüm yollarını ortaya koyan bilim insanı tipidir. Oysaki var olan durumun devamını sağlamak adına resmi ideolojinin içeriğini besleyenler, katkıda bulunanlarla özellikle sanayi alanında hızla teknolojiye çevrilebilecek ve metaya dönüştürülebilecek bilgiyi üretenler en makbul bilim insanı konumundalar.

‘Yeni Türkiye’de bilimin geldiği noktayı iki cümleyle tanımlamanızı istesem… Bir yandan her ile üniversite açtık deniyor, bir yandan aslında durum nasıl?

-Modern bilim ve bunun yarattığı modern felsefe akıl ilkesinin üstünlüğü ile doğdu ve 19’uncu yüzyılda üniversitelere girmeye başladı. öncesinde üniversitelerde kutsal kitaplar kullanılıyor ve felsefe, bilimi üretiyordu. Yeni Türkiye’de de üniversiteler felsefenin bilimi ürettiği üniversitelere dönüştürülüyor. Başka bir ifadeyle, 18’inci yüzyıl ve öncesine geri gidiş yaşıyoruz. Her ile en az bir üniversite uygulamasının temel hedeflerinden birisi genç işsiz nüfusu bir süre için de olsa erteleyebilmek. Bir diğeri de teolojinin egemen olduğu alanları genişletip, bu tedrisattan geçmiş kafalar üretmeyi hedefliyorlar. Ne kadro var ne bina var. Orta öğretim binalarıyla bir iki öğretim elemanını yan yana getirip adına üniversite diyorlar. Bilimsel bilgiyi ne üretmenin ne de öğrencilere öğretmenin mümkün olmadığı ortamlar. Diğer bir ifadeyle, her ile bir üniversite ile yeni Türkiye’nin hedeflenen insan tipi üretim alanları hızla yaygınlaştırılıyor

25 Eyl

Düşük Rekolte Zeytinyağına Zam olarak yansıdı

Yok yılı” zeytinyağına zam olarak yansıdı

Zeytinyağı fiyatlarındaki artış, stokların en alt seviyeye düşmesi, talebin artması ve geçtiğimiz sezon dünya üretiminin beklenenin altında gerçekleşmesinden kaynaklanıyor

Zeytinyağında düşük rekolte üreticinin yüzünü güldürürken, tüketiciye zam olarak yansıdı. 

Geçen sezon 205 bin ton olan zeytinyağı rekoltesinin içinde bulunduğumuz sezonda 130-140 bin tonlara kadar düşmesi, yaklaşık 10 yıldır artmayan zeytinyağı fiyatlarını yüzde 60 yükseltti. 

Geçen yıl eylül ayında üreticide kilogramı 5.5-6 lira seviyesinde olan sızma zeytinyağı, şu anda 8.5-9 liradan satılıyor. Yüzde 60′a yaklaşan fiyat artışı rekoltenin düşük olması ve stoklarda zeytinyağının kalmamasından kaynaklanıyor. Üretici fiyatlarındaki bu artış market satışlarına da yansıdı. Aynı sızma zeytinyağının fiyatı bazı marketlerde 18 liraya kadar çıktı.

Zeytinyağında 2012-2013 sezonunda yüksek rekoltenin etkisiyle ihracatta rekor kırarken, üretici fiyatları da gerilemişti.

Fiyat artışının nedeni

Ege Zeytin ve Zeytinyağı İhracatçıları Birliği Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Davut Er, içinde bulunduğumuz sezonda düşük rekolteyle birlikte stoklarda ürün bulunmamasının fiyatları tetiklediğini söyledi. 

Er, “Bu artış, stokların en alt seviyeye düşmesi, talebin artması ve geçtiğimiz sezon dünya üretiminin beklenenin altında gerçekleşmesinden kaynaklanıyor. Fiyatlar zirve yaptı” bilgisini verdi. Er, en fazla fiyat artışının sızma zeytinyağında yaşandığını kaydetti. 

Geçen yıl bu dönemlerde üreticilerde kilogramı 5,5-6 lira civarında olan fiyatın şu anda 8.5-9 liraya çıktığını belirten Er, “Önümüzdeki kasım-aralık aylarında yeni ürün hasadıyla birlikte bir miktar düşüş olabilir ancak bu gerilemenin çok büyük seviyede beklemek yanlış olur. Dünya fiyatları da arttığı için Türkiye’de fiyatların gerilemesi beklenmiyor. Özellikle İspanya’da fiyatlarının yüksek olması tüm dünyayı etkiler” diye konuştu.

Zeytinyağı fiyatlarının dünya genelinde yükseldiğini anlatan Er, en büyük üretici ülke olan İspanya’da fiyatların son iki ayda yüzde 30-40 artığını kaydetti. 

Rekolte arttı

Rekolte tahmin heyetinin önümüzdeki sezon için Türkiye zeytinyağı rekoltesini 190 bin ton olacağını öngördüğünü hatırlatan Er, hava şartlarının iyi gitmesi ve zeytin tane iriliğinin verimliliği artıracağını söyledi. Erken yağışlarla birlikte rekoltenin 220 bin tona çıkabileceğini dile getiren Er, ilk sıkım üründen alınan verimin yüksek olduğuna işaret etti. 

Normalde yüzde 15-20 olan verimin, ilk sıkımlarda yüzde 25 olduğu bilgisini aldıklarını anlatan Er, zeytin tanelerinin iri olmasının verimi de artırdığını bildirdi.

Zeytinyağında üretici, ihracatçı ve sanayicinin bir birine entegre çalıştığına değinen Er, üreticinin para kazanması durumunda üretime devam edeceğini dile getirdi. İhracatçının da dünya fiyatlarından ürün bulması halinde yurtdışına mal satabileceğini vurgulayan Davut Er, zeytinyağında kilo başına verilen desteğin 70 kuruştan 2 lira seviyesine çıktığı zaman hem üretici hem de ihracatçının hiç bir sorunun kalmayacağını kaydetti.

AB üyesi üretici ülkelerinde bu desteğin kilo başına 1.3 euro seviyesinde olduğunu anımsatan  eden Er, pirim oranının yükseltilmesinin hem üreticiyi hem de ihracatçıyı rahatlatacağını söyledi. 

24 Eyl

Psikolojik bir taciz türü olarak Stalking

Stalking kelimesinin sözlük anlamı avlamak ya da takip etmektir. Çok bilinen Stalking örneklerinden biri Jody Foster’ı taciz eden Stalker John Hinckley olayıdır. Hincley, Ronald Reagan’a suikast girişiminde bulunmuştu

Ayşe Arman geçen hafta bir taciz kurbanıyla röportaj yaptı. İzmirli, kırklı yaşlarının başında olan bir kadının dokuz yıl süren bir ilişkiyi bitirdikten sonra sevgilisi tarafından sürekli tacize uğramasıydı söz konusu olan. Mağdur kadın büyük cesaret örneği göstermiş bu röportajı yapmakla. çünkü bu röportaj tacizciyi çok kızdırmış olabilir ve bu nedenle de mağdur şu an ölüm tehlikesiyle yüz yüzedir.

Bu taciz türü psikiyatri literatürüne İngilizce bir kelime olan ‘Stalking’ olarak geçmiştir. Stalking kelimesinin sözlük anlamı avlamak ya da takip etmektir. Psikolojik terim olarak da, kurbanın bir insan tarafından sürekli veya tekrar eden bir şekilde baskı, tehdit ve bazen de şiddete maruz kalmasıdır. Bu durumun ortaya çıkmasında kurbanın hiçbir sorumluluğu yoktur. Suçluyu (sanırım hukuki olarak böyle adlandırılamazsa da biz ona burada suçlu diyebiliriz) eyleme geçiren motivasyon cinsel dürtüleri, narsistik olarak bir kırgınlığa neden olan reddedilme, patolojik bir kıskançlık ya da bambaşka bir şey olabilir. Prenses Diana’nın ölümüne neden olan gazetecilerin ısrarlı takibi bile Stalking kapsamı içinde değerlendirilebilir.

Gözümüzde daha iyi canlanmasını sağlayacak bir film var eski yıllardan; öldüren Cazibe. Filmde erkek kahramanın, karısının ve çocuğunun bir hafta sonu evde olmamasından faydalanarak yaptığı küçük bir kaçamağın, nasıl bir aile faciasına dönüştüğü anlatılıyor. Glenn Close, stalker rolünde kurbanın (Michael Douglas), ona ve ailesine yaptıklarını nasıl da hakkettiğini çok iyi gösteriyordu. Tacizci çoğunlukla hezeyani bir inançla yapar bütün eylemlerini ve tacizini çünkü.

Ayşe Arman’ın röportaj yaptığı kadının acı hikayesinde durum gerçekten vahim.

Dokuz yıl birlikte olduğu adam eski karısıyla evlendikten sonra sevgilisinin kendisinden haklı olarak ayrılmasını kabullenemiyor ve önce telefon ve SMS’lerle tacize başlıyor. Daha sonra çalıştığı yerdeki insanlara, yöneticilerine cinsel içerikli fotoğrafların gönderilmesinden, internete benzer fotoğrafların yüklenmesine kadar giden bir felaketler zinciri ortaya çıkıyor. Polisin ve adli mercilerin duyarsızlığının da bir sonucu olarak, kadının iş hayatı dahil hemen her şeyinin mahvolmasına yol açıyor.

Bu mağdurenin cesaret örneği gösterip Ayşe Arman’la röportaj yapmasını çok önemli buluyor ve onu tebrik ediyorum. Umarım İzmir’de kendisine destek olacak bir psikoterapiste de ulaşabilmiştir.

Stalking artık psikiyatri içinde de çok iyi tanımlanmıştır ve mağdurlara nasıl yardım edilebileceğiyle ilgili tedavi kılavuzları hazırlanmıştır.

çok bilinen Stalking örneklerinden biri 1981 yılından Ronald Reagan’ın uğradığı suikasttır. Aslında Reagan doğrudan Stalking’in mağduru değildir. Stalker John Hinckley, Jody Foster’ı taciz etmektedir. Ona olan aşkının anlaşılması ve karşılık görmesi için sayısız telefon eder ve mektup gönderir. Mektuplarından birindeki şu cümleler dikkat çekicidir: “Artık senin de bildiğin gibi, seni her şeyin üstünde seviyorum. Geçen birkaç ay içinde sana onlarca şiir, mektup ve aşk mesajı gönderdim, sana olan ilgimin derinliğini anlayasın diye. Ve suikasttan saatler önce de bu eylem konusunda Foster’ı bilgilendirir. “Benle gurur duyacaksın, Jody. Milyonlarca Amerikalı beni, bizi sevecekler.”

Stalking yalnızca bitmiş ya da hiç başlamamış ilişkilerde olmaz. İş yerinde de, devam eden ilişki içinde de yaşanabilir. Yanılabilirim ama yaptığım kısa bir Google taramasında Türk Ceza Kanunu’nda Stalking’le ilgili madde yok. Bu konuda yapılmış doktora çalışmaları, çeşitli baroların projeleri var ama günlük hayatta bunların pek somut karşılığı yok.

Stalking mağdurları çoğunlukla kadınlar oluyor ve maalesef bizimki gibi feodal özelliklerini yitirmemiş ülkelerde Stalking sıklıkla kadın cinayeti ile sonuçlanabiliyor. Kadınların erkeklerden korunması maalesef bir zorunluluk bu ülkede. Bu nedenle Stalking yasal düzeyde acilen ele alınması gereken çok önemli bir insan/kadın hakları konusu.